 Yeni yıla yeni bir başlangıç yapmak için karar vermiştim: Tarikat ve tasavvuf erbabının çok tekrarladığı bir Peygamber tavsiyesini iliklerime kadar hissederek yaşayacaktım ki, insanlığımı yaşatabileyim. AZ YE.. AZ KONUŞ… AZ UYU… 116 kiloluk yağ tulumunu her ay iki kilo tasfiye ederek, -yetişirsek- gelecek seneye bir görüntü kirliliğini silecektim… Bunun için hekime, diyetisyene, televizyonlardaki sağlık programlarına, hatta Saraçoğlu hocaya, Maranki’ye müracaata gerek yok… “Üç beyaz”ı asgarîye indirdim…Biraz da hareket… Daha iki haftada hafiflediğimi hissetmeye başladım… Yarı ölüm uyku vaktinin en az iki saatini kitaplara tahsis ediyorum. Onbeş günde beş kitap okudum: - Büyük Ağa Tarık Buğra (Beşir Ayvazoğlu) - İçinizdeki Öküze “Oha” Deyin (Bülent Akyürek) - MHP Seçim Konuşmaları Rehberi 1973 - Türkiye’de Romantik Tarihçilik (1910-1940) (Doç. Dr. Mustafa Oral) - Dünyayı Ölüler Yönetir (Gürbüz Azak) Okudukça “var”lığımı farkına varıyorum… Yazmak da kendinle konuşmak , yayınlamak okuyanlarla hasbihâl etmek sayılacağından söz orucu niyetine yazmaktan da vazgeçecektim. Hem şimdiye kadar yazılmamış, söylenmemiş ne kalmıştı ki?.. Üstelik bizim gibi unvansız, rozetsiz, etiketsiz bir öğretmen eskisinin yazdığını, söylediğini kim okur, dinlerdi?.. Ne yaptım, ne dediysem; kendime söz dinletemedim; söz orucunu bozdum… Önce “Ocak”tan gençler, sonra “Vakıf”tan arkadaşlar ve “Nevzuhur” gönül dostlarının yazı-sohbet-seminer davetlerinden kaçamadım. “Söz uçup gidiyor, yazıyla zaptedelim… Hayatımdan, fikriyatımdan birkaç çizgi, üç beş kelâm hatıra kalsın..” diyerek, klavyenin tuşlarına basmaya başladım… YENİDEN YENİ BAŞLANGIÇ LÂZIM Başlayacağım ve boşlayacağım meşguliyetleri seçemeden, yolun sonuna doğru geldim. Okumak ve yazmak, çocukluğumdan beri vazgeçemediğim iki güzel hastalık… Fakat ne okuyacağım yazacağım konusunda ciddî bir mürşidim, ustam, yol göstericim olmadı… Biraz rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti’ye “öykünerek”, biraz da “teşkilât”ın telkin ve tavsiyelerine uygun şekilde yüzlerce kitap, dergi, makale okudum. (Ocak talimatına göre desem daha münasip…) Kendimi bulduğum, kendimi bildiğim ve ergenlik çağının haz ve ürpertilerini şaşkın bir heyecanla yaşadığım Ortaokul yıllarından itibaren, Ülkü Ocakları’ndaki ağabeylerimizin, her birini birer ülkü devi gibi gözümüzde çok büyüttüğümüz başkanlarımızın “Bunları okuyun” buyurdukları bütün kitapları okudum desem abartmış olmam… Nihal Atsız, Osman Yüksel Serdengeçti, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Osman Turan, Mehmet Kaplan, Arif Nihat Asya, İbrahim Kafesoğlu, Necdet Sevinç, Sevinç Çokum, Peyami Safa, Erol Güngör, Cemil Meriç, Seyit Ahmet Arvasî, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Mehmet Niyazi Özdemir, Abdurrahim Karakoç, Niyazi Yıldırım Gençosmanolu, Emine Işınsu, Bahaeddin Özkişi, Yavuz Bülent Bâkiler… Fikir ve heyecanlarımızın kaynağı sembol isimlerdi… Ziya Gökalp, Mehmet Akif Ersoy yakın tarihimizden kılavuzlarımız… Kendi aralarında da kavgaları, çelişkileri olan bu zevatı “Türk-İslâm Ülküsü”nün fikir, sanat, edebiyat bayraktarları olarak sevdik, benimsedik, anlamaya çalıştık. Başbuğ Türkeş, Dündar Taşer yazıları, Kurt Karaca, Necmettin Hacıeminoğlu okumak ise “teşkilat”ın ve ülkücülüğün farz-ı aynları arasında tartışılmaz bir mecburiyetti… Tabii ki dinimiz İslâmı da en temiz ve en güvenilir kaynaklardan öğrenmek vazifemizdi. Ömer Nasuhi Bilmen, Hasan Basri Çantay, Elmalılı Hamdi Yazır, Ahmet Hamdi Akseki… Meâl, tefsir ve ilmihâllerine en çok güvendiğimiz alimlerimizdi…Büyüklerimiz “Riyazüs Sâlihin”i ise en muteber hadis külliyatı olarak tavsiye etmişlerdi… Doğrusu bu isimler etrafındaki İslâmî külliyatı külliyen okudum, anladım, meczettim diyecek cesaretim yok… Okudukça okumamış gibi yeni bir şey keşfediyorum, hayretim şaşkın bir hayranlığa tebdil ediyor… Günümüzdeki isimlerden ise Emin Işık ve Hayrettin Karaman hocalardan çok istifade ettiğimi söyleyebilirim. İkisi de günümüze, günümüzün diliyle Müslümanlığı çok güzel anlatıyorlar… Çocukluğumda “Salalı Hoca”dan Kur’an okumayı öğrenmiş, “Halvacıoğlu Abdurrahman Dayı”mızdan da Risale-i Nur dersleri almıştım. Sonradan ikisini de devam ettirmedim. “Vatan elden gidiyor” telaşıyla “ocak” “bucak” işlerine koştuk… Nutuklar, konferanslar, geceler, mitingler, yürüyüşler, şiirler, bildiriler, sohbetler, seminerler, beyannameler, basın açıklamaları… her şeyin toz-duman olduğu, kör-dövüşü yaşadığımız gençlik yılları… Kan ve barut kokan, bomba seslerinin sağduyunun sesini boğduğu, can güvenliği endişesi taşıdığımız, evimizden helâlleşerek çıktığımız 1970’li yıllarda yıllarda bile önüme geleni, elime geçeni okuyordum. Sağdan-soldan her yayını takip etmeyi “Düşmanın silâhıyla silâhlanmak” zannediyordum. Derin güçlerin ayrıştırıp vuruşturduğu frenkayştan kokulu fraksiyoner yayınlara ayırdığım zamanlara yanarım… İSTERSE ÖVÜNMEK GİBİ OLSUN… Ben biraz farklıydım. Muhitimdeki akranlarımdan kitaplara aşık, okumayı ibadet sayan nadirdi. O halde bile Türk edebiyatının zirveleriyle tanışmak nasip oldu. Sadece edebiyat derslerimizde adı geçen birçok meşhur yazarımızı, bazı klâsiklerimizi Öğretmen Okulu yıllarımda okudum. Bilhassa Köy Enstitülerinden tevarüs eden okulların kütüphaneleri çok zengindi. Zamanın ileri gelen önemli dergileri –meselâ Varlık, Hisar, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Kemalist Ülkü, Yeşilay vb.- kütüphanemize düzenli gelirdi. Tek parti CHP döneminde Hasan Âlî Yücel’in Maarif Vekaleti zamanında başlayan Dünya Klâsikleri Tercümeleri de tam takım kütüphanelerimizde mevcuttu. Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar, Refik Halit Karay, Cahit Sıtkı Tarancı, Yahya Kemal Beyatlı, Kemalettin Kamu, Behçet Kemal Çağlar, Basri Gocul, Nihat Sami Banarlı, Semiha Ayverdi, Tarık Buğra, Ahmet Kabaklı, Ergün Göze gibi yerli yazar ve şairlerimiz yanında Batı ve Rus klâsiklerinden örnekler de okudum. Victor Hugo, Balzac, Tolstoy, Dostoyeski etkilendiğim yabancı isimler… NAZIM’I KİM KOMÜNİST ETTİ?.. Bu arada kim ne derse desin; komünist Nazım Hikmet’in, Kemal Tahir’in, Atilla İlhan’ın, Sabahattin Ali’nin eserlerinde de kendimi buldum. Tertemiz bir Türkçe ile İstanbul’un fethinden Mevlâna aşkına kadar şiirler yazan Nazım Hikmet’i Moskof’un kucağına iten süreçte tek suçlu Nazım mıydı?.. Şiirlerinde ve hikayelerinde yoksul Anadolu’nun “Kağnı” “Ses”ini duyduğumuz Sabahattin Ali’yi hunharca katleden sistem patronlarının hiç mi suçu yoktu?.. Fakir hemşehrimin (Baykurt) kaba toplumsal realizmi, Mahmut Makal köycülüğü, hatta eşkıya “İnce Memet”i yazdığı günden beri Nobel rüyası gören Yaşar Kemal’in “toplumcu yazıncılığı” köylü çocuğu da olmama rağmen beni açmamıştır. Solcu edebiyat öğretmenlerimizin ödev olarak zorla okuttuğu bu romanlara da epey vakit ve göz nurumu hebâ ettim… KAYINPEDERİM “HACI BABA” DEDİ Kİ: “Ulan Hasan Efendi, bu kadar abur cubura göz yorduğun kadar Kur’an’a düşseydin, şimdiye kırk kere hafız olurdun…” Dünden beri bu söz kafama dank etti… Ben ki binlerce, hattâ milyonlarca sayfa kitap okumuştum. Yüzlerce bildiri, açıklama, haber kaleme almıştım. Gündelik hayatımın kısmı azamını bile bir ülkü uğruna okumaya, yazmaya, gezmeye ayırmışken; aslî vazifelerimi ihmâl etmiştim… Hem de memleketin, milletin, dünyanın geldiği nokta ortadaydı… Biz istediğimiz kadar bağıralım, çağıralım; ALLAH’ın bir gazabını veya inâyetini almadan aleme nizam veremeyeceğiz… Üstelik bu hengâmede kendi iç nizamımızı da kaybediyoruz… Yarından tezi yok, çocukluğuma, KUR’AN’a döneceğim… Yeniden Kur’an öğreneceğim… Hem de tecvidiyle kıraat edecek kadar… KALEMİN VE KELÂMIN HAYSİYETİ ADINA… Yeniden yeni bir başlangıçta kararlıyım… “Yazdık ta ne oldu?..” sızlanmasına son… Az fakat öz yazacağım. Sözün özünü yakalamaya çalışacağım… Başlayacağım ve boşlayacağım işlerin dökümünü çıkarıp, emeğimi bir eser inşâsına teksif edeceğim. İddialı bir lâf ettim amma, piyasadaki yazılı basılı kâğıt israfına bakınca, “Kalemin ve kelâmın haysiyetine inanan Hasan hoca, niye kitapsız gitsin bu dünyadan?..” diyorum… Eskilerin tabiriyle: Gayret bizden… Tevfik Allah’tan!.. Müşevvik dostların da duasıyla tabii… Hasan TÜLKAY 16 Ocak 2010 Cumartesi- ANTALYA Sayfadaki Resim: "Salihli Odun Köfte" Lokantasını aynı zamanda küçük bir kütüphaneye çeviren Demirci Ülkü Ocağı Başkanı Muharrem Bozkuş eşi ve yemeklerini beklerken kitap okuyan iki üniversiteli kız öğrenci... Bir lokantada kitaplık görmek, hem de bir ülkücünün lokantasında; beni çok şaşırtmıştı. |